Popüler Yayınlar

Sayfalar

yaşamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşamı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2009 Cuma

firavun hikayesi

FİRAVUN UN HİKAYESİ

Mısırın, kendisinin tanrı olduğunu söyleyecek kadar ileri giden bu firavunun yani hükümdarının adı KABUS idi. babasını adı ise Musab’dır. Musab’ın babasının adı da Reyyandır. Bu firavunun hikayesi Kur’an-i Kerim’in Araf suresinde anlatılmaktadır. Kabus,

Mısır’a hükümdar olunca Firavun ünvanını aldı zaten:
1 -
İran hükümdarlarına Kisra,
2 - Mısır hükümdarlarına Firavun
3 - Bizans hükümdarlarına Kayser
4 - Çin hükümdarlarına da Fağfur denir.

Rivayete göre, kabus Mısır’a hükümdar olmadan önce, karpuz satmakla meşgul olan cimri ve süfli herifin birisiydi. Pazarda karpuzları dilim dilim keserdi, bir dilimi bir pula diye bağırarak karpuz dilimlerini satardı. karpuz çekirdeklerini de toplayan Kabus, onları damlara doldurmuş ve istif etmişti. Derken Mısır da bir ara karpuz yetişmedi kıtlık oldu. İşte karpuzcu Kabus da biriktirdiği o çekirdekleri sattı. Böylecede zenginleşti, Sonra ki zamanda da Mısır’a hükümdar oldu. Hükümdar oludktan sonra Mısır’ın bütün hazinelerine sahib olan Kabus yani Firavun Mısır halkına önceleri şöyle diyordu. –Ben sizin, benden başka ilahınız olduğunu bilmiyorum. (Kasas suresi, ayet-38) Daha sonraları ise işi daha da azıttı ve dedi ki:
– Ben sizin yüce Rabbınızım (Naziat suresi, ayet 20) .
kainaıtn yaratıcısı ve sahibi mutlak mutasarrıfı Allah’ın rahmeti o derece boldur ki firavunun böyle demesine karşılık O, şöyle buyurmuştur:
– Eğer firavun, “Ben sizin yüce Rabbınızım” yerine, bir defa “Sübhane Rabbiyel ala–Yüce Rabbımı noksan sıfatlardan tenzih ederim” demiş olsaydı, muhakka ki onun bütün kusurlarını bağışlar ve de onu cennetime koyardım…..
İmam Gazali bu mevzuda der ki:
– Her insanın Nefs-i Emmaresinde bu kibirlilik vardır. Fakat herkes onu açığa vuramaz. Firavun ise bu kötü damarını açığa vurmaktan çekinmedi. Kibir ve büyüklülük davasından vazgeçmek en başta gelen hususlardan biridir. Zira kibirlilerin yeri cehennemdir. Kudsi hadiste Allah (c.c) Hz. buyuruyor ki:
–
Büyüklük ve azamet bana mahsus vasıflardır. Kim ki onları benden almak isterse onu cehenneme atarım.
Firavun, Musa’yı yok edebilmek için binlerce oğlan çocuğunu, öldürttü. Mısır’daki Nil ırmağı için,
– İşte şu nehirler benim altımdan akar…… diyordu Firavunun zulmü fazlalaştıkça yapmak istediği bir çok şeylerde de de başarılı olurdu. Yani Allah (c.c) onu daha fazla azdırmak için kendisinie bir çok olaylarda başarı sağladı. Buna da istidraç denir ki, bu kullar için büyük tehlikedir. İşte firavun, bu başarılarına mağrur olarak devam edip daha da azdıkça azdı, ve öyle bir an geldi ki, bu seferde kendinisinin Tanrı olduğunu ilan etti. İhsan ve Keremi büyük ve bol olan Allah (c.c), yeryüzünde Tanrı olduğu iddiasında bulunan firavunada dilediklerini verdi. Daha önceleri dünyanın, Allah’ın da, peygamberlerin de, mümin’lerinde, velilerin de, hatta kafirlerin de düşmanı oluşunun sebebi budur. Zira, kafirler dünyaya gururlu mağrur olurlar bu yüzden de ahiret alemine imansız giderler. Dünya yaşamı adeta zehirli bir yılan gibidir. Yaklaşanı sokar yani zehirler. İşte her akıl sahibi bunu bildiklerinden dolayı kendilerini dünya alemine kaptırmazlar. Zehirli bir yılanın her hangi birinin koynuna giripte onu sokmaması hemen hemen imkansız gibi bir durumdur. İşte dünya hayatı da böyledir. Kalbine dünyayı koyup da ondan zarar görmeyen, hemen hemen imkansız gibi bişeydir.Bunun için de dünya sevgisini gönüllerimize sokmamak gerekir.

NUH KAVMİ

KUR'AN DA NUH KAVMİ

Muhakkak Biz Nuh'u, kavmine gönderdik. Dedi ki:
"Ey kavmim, Allah'a köle olun, sizin O'ndan başka İlahınız yoktur. Doğrusu ben sizin için, büyük bir günün azabından korkarım."

(Nuh'un) Kavmi'nin önde gelenleri dedi ki:
"Gerçekten biz seni, apaçık sapkınlık içinde görüyoruz."

(Nuh) dedi ki:
"Ey kavmim, bende bir sapkınlık yoktur; ancak ben Alemlerin Rabbi'nden bir elçiyim.Size, Rabbimin risaletini tebliğ ediyor, öğüt veriyor ve sizin bilmediklerinizi, ben Allah'tan biliyorum.Sakınırsınız ve umulur ki rahmet olursunuz diye,sizi uyarmak için, içinizden bir adama, Rabbinizden bir zikir (hatırlatma) gelmesine mi şaşırdınız ?"

(Nuh'u) yalanladılar. Arkasından biz de onu ve gemide onunla birlikte olanları kurtardık ve ayetlerimizi yalanlayanları (suda) boğduk. Muhakkak onlar, kör olan bir kavimdi.

[ARAF(7)/59-64]

Onlara, Nuh'un haberini anlat.

O zaman kavmine demişti ki:
"Ey kavmim, benim makamım ve Allah'ın ayetleriyle hatırlatmalarım, eğer size ağır geliyorsa, ben Allah'a tevekkül ettim. Siz de işlerinizi ve ortaklarınızı toplayın. Sonra 'işleriniz', sizi kederlendirmesin ! Bana karşıda, hükmünüzü verin, sürede tanımayın! Şayet yüz çevirirseniz, (bilin ki) ben sizden bir ücret istemedim. Benim ücretim Allah'tandır. Ve ben teslim olanlardan olmakla emrolundum."

Arkasından O'nu yalanladılar. Biz de O'nu ve Onunla beraber olanları, Gemiyle kurtardık ve onları halifeler (önderler) kıldık. Ve ayetlerimizi yalanlayanları (suda) boğduk. Uyarılanların akıbetinin (sonunun) ne olduğuna bir bak!

[YUNUS(10)/ 71-73]

Muhakkak Biz Nuh'u, kavmine gönderdik.

(Onlara dedi ki:)
" Muhakkak ben, sizin için apaçık bir uyarıcıyım.Köle olmamalısınız, ancak Allah'a köle olmalısınız. Ben sizin için elim (acı) bir günün azabından korkarım."

Kavminden, ileri gelen kafirler (Hakkı örtenler):
"Biz seni, bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz. (Yine) görüyoruz ki, sana basit görüşlü, aşağı olan kimselerimizden başkası tabi olmuyor. Sizin bize karşı, bir faziletinizi (üstünlüğünüzü) de görmüyoruz. Bilakis biz sizi, yalancılar görüyoruz" dediler.

Dedi ki (Nuh):
"Ey kavmim, görmüyor musunuz, şayet ben Rabbimden bir delil (belge) üzere isem ve bana O'nun indinden bir rahmet verilmişse ve de ona (rahmete) karşı, sizi de bir körlük kaplamışsa da mı, biz sizi buna (iman etmeye) zorlayacağız? Ey Kavmim, ben sizden buna (imana) karşılık bir mal istemiyorum. Benim ücretim, yalnızca Allah'a aittir. Ben iman edenleri de, kovacak değilim. Muhakkak Onlar, Rablerine kavuşacaklardır. Ancak ben sizi, cahil bir kavim olarak görüyorum.Ey kavmim, şayet ben onları (iman edenleri) kovarsam, Allah'tan bana (gelecek azaba karşı), kim yardım edecek? (Hiç) düşünmez misiniz?Ben size, Allah'ın hazineleri yanımdadır, demiyorum ve gaybı da bilmiyorum. Ne de, melek olduğumu söylüyorum. Gözlerinizin hakir gördüğü kimselere de, Allah kesin olarak bir hayır vermez demiyorum. Onların nefislerinde olanı, Allah en iyi bilendir. (Hakka tabi olmazsam), muhakkak o zaman, zalimlerden olurum."

Dediler ki:
"Ey Nuh, bizimle cedelleştin (çekişip-durdun), bu cedelleşmede ileri de gittin. Şayet doğru söylüyorsan, bize vaadettiğini getir (görelim)."

(Nuh) dedi ki:
"Şayet dilerse, onu size Allah getirir ve siz, (Allah'ı) aciz bırakacak değilsiniz.Eğer Allah, sizi azdırmayı dilemişse, ben size nasihat (öğüt) vermek istesem de, öğüdümün size yararı olmaz. (Allah), sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz."

Yoksa Onlar:
"Bunu kendisi uydurdu" mu diyorlar?

De ki:
"Eğer onu ben uydurduysam, benim cürümüm (suçum) bana aittir ve ben, sizlerin suçlarınızdan beriyim (uzağım)."

Nuh'a vahyedildi ki:
"Muhakkak iman edenlerin dışında, elbette kimse iman etmeyecek. Onların yapmakta olduklarından dolayı üzülme.Bizim gözetimimizde ve vahyimizle gemiyi yap. Zalimler (müşrikler) konusunda, Bana hitap etme (seslenme). Muhakkak onlar, (suda) boğulacaklardır."

(Nuh) gemiyi yaparken, kavminin ileri gelenleri, kendisine her uğradığında, Onunla alay ediyorlardı.

(Nuh):
"Eğer bizimle alay ederseniz, biz de sizlerle alay ettiğiniz gibi, alay edeceğiz Aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve kalıcı azabın kimin olacağını, ilerde bileceksiniz."dedi.

Sonunda, emrimiz geldiğinde ve tandır (fırın-mağma) feveran ettiği (kızıştığı) zaman,
dedik ki:
"Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona (gemiye) yükle."

Onunla birlikte, çok azından başkası iman etmemişti.

Dedi ki (Nuh):
"Ona binin. Onun yüzmesi de, demir atması (durması) da, Allah'ın adıyladır. Şüphesiz, benim Rabbim bağışlayandır, esirgeyendir."

(Gemi), dağlar gibi dalga(lar) içinde, Onlar ile yüzerken, Nuh, uzaklaşmakta olan oğluna seslendi:
"Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma."

(Oğlu) Dedi ki:
"Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur."

Dedi ki (Nuh):
"Bugün Allah'ın emrinden, Allah'ın esirgediği kimseden başkasına koruma yoktur."

Ve ikisinin arasına dalga girdi, (böylece) o da boğulanlardan oldu.

Denildi ki:
"Ey Arz (yer), suyunu yut ve ey Sema (gök), sen de (suyunu) tut!"
Su çekildi, emir kaza edildi (yerine geldi). (Gemi de) Cudi (dağı) üstüne oturdu. Ve zalimler kavmine de; 'uzak olsun' denildi.

Nuh, Rabbine seslendi.Dedi ki:
"Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve muhakkak Senin vaadin de haktır. Sen hakimlerin hakimisin."

Dedi ki (Allah):
"Ey Nuh, muhakkak O senin ailenden değildir. Şüphesiz o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse, hakkında bilgin olmayan şeyi, Ben'den isteme. Şüphesiz Ben, cahillerden olmayasın diye, sana öğüt veriyorum."

Dedi ki (Nuh):
"Rabbim, bilgim olmayan şeyi, Sen'den istemekten, San'a sığınırım. Ve şayet beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum."

Denildi ki:
"Ey Nuh, sana ve seninle birlikte olan ümmetler üzerine, Bizden selam ve bereketlerle (gemiden) in. (Sizden türeyecek diğer kafir) ümmetleri de yararlandıracağız. Sonra onlara, Bizden elim (acı) bir azap dokunacaktır."

[HUD (11)/ 25-48]

Nuh da; daha önce çağrıda bulunduğu zaman, Biz onun çağrısına cevap verdik. Onu ve ailesini büyük bir üzüntüden kurtardık. Ve ayetlerimizi yalanlayan kavme karşı 'ona yardım ettik'. Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdi. Biz de onların tümünü (suda) boğduk.

[ENBİYA (21)/ 76-77]

Muhakkak Biz Nuh'u, kavmine (elçi olarak) gönderdik.

(Nuh), kavmine dedi ki:
"Ey kavmim, Allah'a köle olun, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur, sakınmayacak mısınız?"

Arkasından (Nuh'un) kavminin Hakkı örten önderleri, dediler ki:
"Bu, sizin benzeriniz bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Şayet Allah dileseydi, melekler indirirdi. Biz bunu, geçmiş atalarımızdan da işitmedik.Muhakkak (Nuh), kendisinde cinnet (delilik) bulunan, bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin."

Dedi ki (Nuh):
"Rabbim, beni yalanlamalarına karşılık, bana yardım et!"

Arkasından Biz ona:
"Gözetimimiz altında ve vahyimizle gemi yap. Ne zaman ki, Bizim emrimiz gelip de, tandır (fırın-mağma) kızışınca, ona (gemiye), her (tür hayvandan) ikişer çift ile, onlardan aleyhlerine söz geçmiş (azap hak olmuş) olanlar dışında, kalan aileni de (gemiye) bindir. Zalimler konusunda, Bana seslenme! Muhakkak onlar, (suda) boğulacaklardır. Ne zaman ki sen ve seninle beraber olanlar gemiye yerleşirsiniz, o zaman, bizi zalim kavimden kurtaran Allah'a, Hamd olsun" deyin diye vahyettik.

Ve deki:
"Rabbim, beni mübarek bir menzil (yer) de, indir. Sen konuklayanların en hayırlısısın."

Şüphesiz bunda, ayetler vardır ve muhakkak Biz sınayanlarız. Sonra, onların ardından, başka bir nesil inşa ettik.

[MÜMİNUN (23)/ 23-31]

Nuh Kavmi, vakta ki elçileri yalanladı,onları (suda) boğduk. İnsanlar için onları, bir ayet (alamet) kıldık. Ve Biz Zalimlere,elim (acıklı) bir azap hazırladık.

[FURKAN (25)/ 37]

O zaman onlara, kardeşleri Nuh dedi ki:
"Sakınmıyor musunuz?Muhakkak, ben sizin için, emin (güvenilir) bir elçiyim.Allah'tan korkun (sakının) ve bana itaat edin.Buna karşılık, ben sizden bir ücret istemiyorum; benim ücretim ancak Alemlerin Rabbi'ne aittir.Allah'tan korkup (sakının) ve bana itaat edin."

Dediler ki:
"Sana, sıradan (aşağı olan) insanlar itaat ederken, iman eder miyiz?"

(Nuh) Dedi ki:
"Onların ne yaptıkları konusunda, benim bilgim yoktur.Onların hesabı ancak Rabbime aittir, şayet şuurundaysanız.Ve ben,mü'min olanları kovacak değilim.Ben, yalnızca apaçık bir uyarıcıyım."

Dediler ki:
"Şayet vazgeçmezsen ey Nuh,elbette taşlananlardan olacaksınız."

(Nuh) Dedi ki:
"Rabbim, şüphesiz kavmim beni yalanladı.Benimle onların arasını, bir açışla aç, beni ve benimle birlikte olan mü'minleri kurtar."

(Arkasından) onu ve onunla birlikte olanları, (hayvanlarla) yüklü bir gemiyle kurtardık. Bundan sonra, (arkada) kalanları da, (suda) boğduk. Muhakkak bunda, bir ayet (alamet) vardır.Ancak onların çoğu, iman edenler olmadılar.

[ŞUARA (26) / 106-121]

Muhakkak Biz Nuh'u, Kavmi'ne gönderdik.İçlerinde elli yılı eksik olmak üzere, bin sene kaldı. Arkasından onlar zalimlerken,'tufan' onları yakalayıverdi. (Böylece) Biz 'onu ve gemi halkını' kurtardık ve bunu, alemlere bir ayet (alamet) kıldık.

[ANKEBUT (29)/14-15]

Şüphesiz Nuh, Bize seslenmişti de, ne güzel icabet etmiştik. Onu ve ailesini, büyük üzüntüden kurtarmıştık. Ve onun soyunu, (dünyada) kalıcı kıldık. Arkadan gelenlere, onu (ders olarak) bıraktık. Alemler içinde, Nuh'a selam olsun. Muhakkak Biz, muhsinlere böyle karşılık veririz. Şüphesiz o, Bizim mü'min kölelerimizdendi. Sonra diğerlerini (suda) boğduk. Muhakkak İbrahim de, onun (soyunun) bir kolundandır.

[SAFFAT(37)/75-83]

Bundan önce, Nuh Kavmi'ni de (yıkıma uğrattık). Muhakkak onlar, fasık bir kavimdi.

[ZARİYAT (51)/46]

Onlardan önce, Nuh Kavmi de yalanlamıştı.

Kölemizi (Nuh'u), yalanlayarak dediler ki:
" (O) mecnun (cinni) dir, engellenmiş ve baskı altına alınmıştır."

(Sonunda Nuh), Rabbini çağırdı :
"Muhakkak ben, mağlup (yenik) durumdayım, bana yardım et!" dedi.

Biz de, 'bardaktan boşanırcasına akan' bir su ile göğün kapılarını açtık. Yeri de 'coşkun kaynaklar' halinde fışkırttık. Arkasından su(lar), takdir edilmiş bir emir (iş) üzere birleşti. Ve (Nuh'u), levhalar (tahtalar) ve perçinler (çiviler) sahibi gemiyle taşıdık. İnkar edilen (örtülen) o kimseye (Nuh'a), bir mükafat olmak üzere; (gemi) gözlerimizin önünde akıp gitmekteydi. Şüphesiz Biz, bu (tufanı), bir ayet (alamet) olarak bıraktık, var mı düşünen (araştıran)?

[KAMER (54)/9-15]

Muhakkak Biz, Nuh'u ve İbrahim'i gönderdik. Peygamberliği ve Kitabı onların soylarında kıldık. Onlardan hidayet üzere olanlar (vardır.) Onlardan çoğu da fasıktır.

[HADİD (57)/26]

Allah, Hakkı örtenlere, Nuh'un eşini ve Lut'un eşini örnek verdi. İkisi de, kölelerimizden salih olan bu iki kölemizin, nikahları altındaydı; (ancak) o ikisine ihanet ettiler. Bu iki kadına, (eşleri), Allah'tan (hiçbir) şeyle, yarar sağlayamadılar. Ve bu ikisine de, "ateşe girenlerle beraber ateşe girin" denildi.

[TAHRİM (66)/10]

Şüphesiz Biz Nuh'u, kavmine, "onlara elim (acı) bir azap, gelmeden evvel uyarsın" diye gönderdik.

(Nuh) dedi ki:
"Ey kavmim, şüphesiz, ben size (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım. Allah'a köle olun! O'ndan sakının ve bana itaat edin!(Ki) suçlarınızı bağışlasın ve sizi belirli bir ecele (vakte) kadar ertelesin. Muhakkak Allah'ın eceli (vakti) geldiği zaman, o ertelenmez. Keşke bilseydiniz!"

(Nuh) Dedi ki:
"Rabbim muhakkak ben, kavmimi gece ve gündüz davet ettim.Ancak benim davetim (çağrım), onların firarından (kaçışından) başka bir şeyi artırmadı.Doğrusu ben, onları bağışlaman için, her davet edişimde; onlar, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler ve ısrarla kibirlenerek, büyüklük tasladılar.Sonra onları, cehren(açıkça) davet ettim.(Yine)onlara aleni (açık) ve gizli bir şekilde (konuştum)."

Dedim ki:
"Rabbinizden mağfiret isteyin; şüphesiz O, çok bağışlayandır. Üzerinize, Gök'ten bol yağmur göndersin. Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Sizin için, bağlar-bahçeler ve ırmaklar kılsın. Size ne oluyor ki, Allah için bir vakar(saygı, büyüklük) ummuyorsunuz(yakıştırmıyorsunuz). Muhakkak O, sizi, "tavır-tavır"(aşama-aşama) yaratmıştır. Allah'ın, semayı (göğü), yedi tabaka halinde, nasıl yarattığını görmüyor musunuz? Ve bunlar içinde Ay'ı bir 'nur', Güneş'i de, (ışık veren) bir 'kandil' kıldı. Allah, sizi, Arz'dan bir bitki (gibi) bitirdi. Sonra sizi, orada iade eder ve sizi bir çıkarılışla çıkarır. Allah, Arz'ı sizin için yaygın kıldı. Öyle ki, orada geniş yollarda gezip-dolaşasınız diye."

Nuh dedi ki:
"Rabbim, muhakkak onlar, bana isyan ettiler, mal ve çocukları, kendisine hüsrandan (pişmanlıktan) başkasını artırmayan kimselere uydular. Ve büyük planlar-tuzaklar kurdular. Ve dediler ki:
"Kendi ilahlarınızı bırakmayın. Bırakmayın Vedd'i, Suva'ı, Yeğus'u, Ye'uk'u ve de Nesr'i."

(Allah dedi ki):
"Muhakkak onlar, birçoğunu saptırdılar. Sen de, zalimlerin sapkınlığından başkasını artıramazsın. Onlar hataları sebebiyle, (suda) boğuldular, arkasından ateşe sokuldular. Onlar Allah'tan başka yardımcı bulamadılar."

Nuh dedi ki:
"Rabbim yeryüzünde, kafirlerden bir diyar(yurt) bırakma! Şüphesiz Sen, şayet onları bırakırsan, Sen'in kölelerini saptırırlar. Ve onlar, facirden, kafirden(örtenden) başkasını doğurmazlar. Rabbim, beni, annemi, babamı, mü'min olarak evime gireni, mü'min erkekleri ve mü'min kadınları bağışla. Ve zalimlere helaktan başkasını arttırma."

[NUH (71)/1-28]

İmam-ı Hanbeli

Ehli sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri olan Hanbeli mezhebinin imamı. Künyesi, Ebu Abdullah'tır. 164 (m. 780) senesinde Bağdad'da doğdu. 241 (m. 855) senesinde Bağdad'da vefat etti. Aslen Basralıdır. Babasının ismi Muhammed bin Hanbel'dir. Dedesi Hanbel bin Helal, Basra'dan Horasan'a yerleşmiş ve Emevi devletinde Serahs şehri valiliği yapmıştır. Babası asker (subay) idi. Ahmed bin Hanbel'in ailesi, annesi ona hamile iken, Merv'den Bağdad'a göçmüş ve o Bağdad'da doğmuştur.

Ahmed bin Hanbel'in babası daha o çok küçük yaşta iken vefat etmiştir. Onun yetişmesi ile annesi ilgilenmiştir. Daha küçük yaşta iken ilim tahsiline başlamıştı. Bu sırada Bağdad önemli bir ilim merkezi idi. Burada hadis âlimleri, kıraat âlimleri, tasavvufta yetişmiş büyük zatlar ve diğer ilimlerde yetişmiş kıymetli âlimler bulunuyordu. Önce Kur'an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra lügat, hadis, fıkıh, Sahabi ve Tabiin rivayetlerini öğrendi.

Ahmed bin Hanbel, emsali arasında ciddiyeti, takvası, sabrı, metanet ve tahammülü ile meşhur olmuştur. Bu hali, henüz 15-16 yaşlarında iken temas kurduğu âlimlerin dikkatini çekmiştir. Heysem bin Cemil onun hakkında, daha o sırada şöyle demiştir: "Bu çocuk yaşarsa, zamanındakilerin ilimde hücceti (rehberi) olacaktır."

İlk önce İmam-ı a'zam hazretlerinin talebesi olan İmam-ı Ebu Yusufdan fıkıh ve hadis ilminde ders almıştır. Bundan sonra da üç sene Huşeym'in derslerine devam etmiş, ondan hadis-i şerif dinlemiştir. Bundan başka Bağdadda bulunan meşhur âlimlerden de ders aldı.

Bundan sonra ilim tahsili için seyahatlere başladı. Basra, Küfe, Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere, Şam ve el-Cezire'ye giderek hadis ilmini öğrendi. Hadis ravilerini bizzat görerek, onlardan hadis-i şerif dinledi. Basra ve Hicaz'a beşer defa seyahat yapmıştır. Mekke-i mükerreme ve Bağdadda, İmam-ı Şafii hazretlerinden ilim öğrenmiştir.

İmam-ı Ahmed, ilim öğrenmek için pek çok islam beldesini dolaştı ve bu uğurda pek çok meşakkate katlandı. Kitap çantalarını sırtında taşırdı. Bir seferinde onu tanıyan biri ezberlediği hadis-i şerifin ve yazdığı notlarının çokluğunu görerek: "Bir Kufe'ye, bir Basra'ya gidiyorsun! Ne zamana kadar böyle devam edeceksin?" deyince, Ahmed bin Hanbel hazretleri "Hokka ve kalem ile mezara kadar..." diyerek cevap vermiştir.

İmam-ı Ahmedin kuvvetli hafızasının yanında dikkati çeken bir vasfı da, işittiği bütün hadis-i şerifleri yazmaya çok önem vermesiydi.

İmam-ı Ahmed, din ilimlerini öğrenip, bilhassa tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde yüksek seviyeye ulaşmıştır. Zamanında yaşıyan, Zünnun-i Mısri, Bişr-i Hafi, Sırri-yi Sekati, Ma'ruf-ı Kerhi gibi birçok büyük evliya ile de görüşmüş, onlarla sohbet etmiştir. Yezid bin Harun, Cerir ibni Abdülhamid, Velid bin Müslim, Veki' bin Cerrah, imam-ı Ebu Yusuf, ibrahim bin Sa'd, Yahya bin Sa'id Kettan,, Süfyan bin Uyeyne, fıkıh ilminde hocası Muhammed bin idris Şafii, Abdürrezzak bin Hemmam'dan ve daha nice âlimlerden ilim okudu. Sonra tekrar Bağdad'a döndü. Bundan sonra ilmini yayıp, insanlara çok faydalı oldu.

Ahmed bin Hanbel hazretleri, daha önceki yıllarda fetvalar vermekle beraber, ders ve fetva verme işine, kırk yaşında başlamıştır. Bundan sonra hadis rivayetinde ve fetvada başvurulan önemli bir kaynak olmuştur. Çünkü o, ilmi ve üstün ahlakı ile çok sevilip, meşhur olmuştur.

İki çeşit ders halkası (meclisi) vardı. Biri, talebelerine verdiği muntazam dersler, diğeri, hem talebelerinin, hem de halktan isteyenlerin katıldığı dersler idi. Onun ilim meclisine pek çok kimse katılırdı. Bazı rivayetlere göre, dersini dinleyenlerin sayısı beşbini bulmuştur. İmam-ı Ahmed hazretlerinden ders alıp, ilim öğrenen talebenin çokluğu, ondan hadis-i şerif rivayet edenlerin ve fıkhı meseleler nakledenlerin pek çok sayıda olmasından da anlaşılmaktadır. Onun meclisine gelip, derslerini dinleyenlerin bir kısmı, sadece ondaki üstün hallere ve yüksek ahlaka hayran kaldığı için sohbetine katılmıştır. Böylece bir kısmı hem ilmini hem ahlakını alırken, bir kısmı da onun yaşayışına göre yaşamak, onu tanımak, ahlak ve edeb hususunda yaptığı vaazü nasihatten istifade etmek için huzuruna geliyordu.

İmam-ı Ahmed hazretlerinin meclisinde, derslerinde vekar, ciddiyet, tevazu ve gönül huzuru hakim idi. Dinleyenlere ve katılanlara saadet vesilesi olan derslerini, ikindiden sonra Bağdad'da büyük bir mescidde verirdi.

Ders meclisine daima kitaplarıyla, yazıp kaydettikleri ile çıkardı. Çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmasına rağmen, hadis-i şerif rivayet ederken, yanındaki yazdıklarına bakardı. Kitabından okur, talebelere yazdırırdı. Derslerinde hadis-i şerif rivayetinden başka, bir de fıkhi mes' eleler hakkında verdiği cevaplar yer almakta idi. Ondan ders alıp, ilimde yetişenlerin sayısı 900 civarındadır


İmam Maliki

İmam Malik bin Enes, en sağlam rivayetlere göre hicri 93 yılında Medine'de dünyaya geldi. Hadis konusunda uğraşan bir ailenin çocuğu olması dolayısıyla kısa sürede bu konuda mesafe almıştır. Küçük yaşta ünlü alim İbn-i Hürmüz'ün yanına verilmişve 13 yıl O'nun yanında kalmıştır. Onyedi yaşında ders vermeye başlayınca O'na gösterilen alaka, hocalarına gösterilen alakadan fazla olmuştur. Ebu Hanefi, kendisinden onüç yaşküçük olduğu halde O'nun önünde diz çökerek ders almıştır.

İmam-ı Malik hakkında yazılan eserlerde genelde O'nun hafıza ve zekasının çok üstün olduğu, sabır ve tahammülde örnek olduğu, ihlası, feraset, heybeti üzerine yoğunlaşıyor.

Hadis ilminde büyük bir yeri olan İmam Malik rivayetlerin sahihliği konusunda çok titizdi. Hadis rivayet edenleri iyice araştırır ve ancak güvenilir olanların rivayetlerini alırdı.

İmam Malik fetva vermekte acele davranmazdı. Kendisine bir mesele sorulduğunda "sen git ben bu meseleyi araştırayım"derdi. Bu davranışının sebebini soranlara "ben fetvaların hesabını vereceğim. Çok çetin kıyamet gününden korkuyorum"derdi.

Ebu Hanefi gibi İmam Malik'te Emevi halife El Mansur'un gazabına uğramışve hapishanelerde günlerce işkence görmüştür. Fakat, El Mansur yıllar sonra hatasını anlayarak Hicaz'da, İmam Malik'ten özür dilemiştir.

Ömrünün son yıllarını rahatsızlıklarla geçiren İmam Malik hicri 179'da Medine'de vefat etti.

Günümüzde, Trablus, Libya, Tunus, Fas, Hicaz, Mısır, Cezayir ve Afrika sahillerinde Maliki mezhebine mensup müslümanlar mevcuttur.

İmam Malik'in en önemli eseri kırkyılda yazdığı "Muvatta"isimli eseridir. 100 binden fazla hadis üzerinde yaptığı çalışmalar sonucu, eserinde 1.720 hadis kullanmıştır. İmam-ı Şafii bu eser için şöyle söylemiştir: "Yeryüzünde Kitabullahtan sonra İmam-ı Malik'in Muvatta'sından ziyade doğru olan bir kitap yoktur.

İmam Şafiî

İmam Şafiî (ö. 204/819)'ye nispet edilen fıkıh ekolü. Şafiî'nin künyesi,

Ebû Abdullah Muhammed b. İdrîs elKureşî el-Hâşimî el-Muttalibî b. Abbas b. Osman b. Şâfi' olup H. 150'de Gazze'de doğmuştur. Hz. Peygamber'in dördüncü batından dedesi Abdu Menâf'ın dokuzuncu göbekten torunudur. İmam Şafiî'nin doğum yılı Ebû Hanîfe'nin (ö. 150/767) vefat yılına rastlar.

Babası İdris bir iş için Filistin'deki Gazze'ye gitmiş ve orada iken vefat etmişti. Doğumundan iki yıl sonra annesi onu alıp baba vatanı olan Mekke'ye getirdi. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i hıfzetti. Fasih Arapça konuşan Huzeyl kabilesi arasında şiir ve edeb öğrendi. Sonra Mekke müftîsi Müslim b. Hâlid ez-Zenâ'den ders alarak, onun yanında fetva verecek duruma geldi. O zaman on beş yaşlarında idi. Bundan sonra Medine'ye gitti. Orada müctehid İmam Mâlik b. Enes (ö. 179/795) fıkıhta üstad idi. Mâlik, kendi eseri olan el-Muvatta'ı, İmam Şafiî'nin ezbere okuduğunu görünce hayretini gizleyememişti. İmam Şafiî, Süfyan b. Uyeyne, Fudayl b. Iyâz'dan, amcası Muhammed b. Şâfi' ve başkalarından hadis rivayet etti.

Muhammed b. el-Hasan'dan Irak fakihlerinin kitaplarını aldı. Onunla fıkhî konularda münazaralarda bulundu. 187 H.'de Mekke'de, 195 H. de Bağdâd'ta Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) ile görüştü. Böylece Hanbelî fıkhına, usûlüne, nâsih ve mensûh konusuna muttali oldu. Sonra Bağdad'ta "İmam Şafiî'nin eski mezhebi" denilen görüşlerini ortaya koydu. 200 H.de Mısır'a geçti ve "Yeni Mezheb" denilen görüşlerini tasnif etti. Orada iken 204/819'da vefat ederek Karafe denilen yere defnedildi.

İmam Şafiî ilk olarak fıkıh usulünü tedvin etmiş ve bu konuda "erRisâle" yi yazmıştır. el-Hucce isimli eseri Irak'taki, "el-Ümm" ise Mısır'daki görüşlerini kapsar.

İmam Şafiî mutlak, bağımsız bir müctehid olup, fıkıh, hadis ve usûlde imamdı. O, Hicaz ve Irak fıkhını birleştirici bir yol izledi. Ahmed b. Hanbel onun hakkında; "Şafiî, Allah'ın kitabı ve Rasûlünün sünneti konusunda insanların en fakihi idi" demiştir. (Vehbe ez-Zühaylı, el-Fıkhu'l-İslâmi ve Edilletüh, Dimask 1405/1985, I, 36,37).

Şafiî Mezhebinin Usûlü

Delil olarak Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas'a dayanır. Şafiî, Hanefi ve Malikîlerin aldığı "İstihsan"ı reddeder ve "kim istihsan yaparsa kendisi şeriat koymuş olur" derdi. Masâlih-i Mürsele'yi ve Medinelilerin amelini delil almayı da reddederdi. Bağdad'lılar ona "Sünnetin Yardımcısı" lakabını vermişlerdi.

İmam Şafiî'nin "eski mezhebi"ni kendisinden dört Iraklı arkadaşı rivayet etmiştir. Bunlar Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, Za'ferânî ve Kerâbîsî'dir. el-Ümm'de yer alan "yeni mezhebi"ni şu Mısırlı arkadaşları rivayet etmiştir: el-Müzenî, el-Buveytî, er-Rabîu'l-Ceyzî, er-Rabî' b. Süleymân ve başkaları. Şafiîlerde fetvaya esas olan yeni mezhep görüşleridir. Çünkü İmam Şafiî eski görüşlerinden rucû' etmiş ve "Benden kim bunları rivayet ederse ona hakkımı helal etmem" demiştir. Ancak basit on beş kadar mesele bundan müstesnadır. Diğer yandan İmam Şafiî'nin; "Hadis sahih olunca, benim mezhebim odur. Böyle bir durumda, hadisle çatışan bana ait sözü duvara çarpın" (ez-Zühaylî, a.g.e., 1, 37; Muhammed Ebû Zehra, Kitabü'ş- Şafiî, 149 vd.) dediği bildirilir.

Şafiî'nin Fıkıh Usûlünü Tedvini

Ayet ve hadislerden hüküm çıkarmada, günlük fürû şer'î problemleri çözmede sahabe devrinden itibaren bir takım usûl kurallarına uyuluyordu. İlk müctehid imamların devrinde de sözlü olarak nesih kaideleri, mutlak, mukayyed, umum, husus gibi metotla ilgili bilgiler hüküm çıkarmada esas alınıyordu. Ancak bunlar tedvin edilerek yazılı bir eser haline getirilmemişti. İşte İmam Şafiî ilk olarak ûsul konularını kaleme alarak "er-Risâle"sini meydana getirdi. Çünkü Şafiî, sahabe, tâbiîn ve kendinden önceki fıkıh bilginlerinden intikal eden fıkıh servetini hazır bulmuş, İmam Mâlik'ten aldığı Medine fıkhı ile İmam Muhammed aracılığı ile aldığı Irak fıkhını birleştirici bir yol izlemiştir. Kendi yetiştiği çevre olan Mekke fıkhını da iyi bildiği için, fıkıhtaki bu sağlam alt yapı sebebiyle, fıkhın genel metotlarını belirleme yeteneğini kazanmış ve bunun sonucunda fıkıh usûlünü tedvin etmiştir.

Mezheplerde fıkhın, usûlden önce tedvin edilmiş olmasında bir tuhaflık yoktur. Çünkü hükümlerde asıl konu fıkıhtır. Usûl ise bir metot ilmi olup, mantık gibi, aklın doğru ile yanlışı ayırdetme niteliği gibi doğuştan vardır. Aynı konuda birbiri ile çelişen iki âyet olunca, sonra inenin öncekini neshetmesi, genel hükmün özel hükümle sınırlandırılması gibi.

Şafiî, dili iyi bildiği için âyet ve hadislerden hüküm çıkarabilmiş, Kur'an'ın tercümanı olarak bilinen Abdullah b. Abbas'ın ilminin nakledildiği Mekke'de yetiştiği için nesih konusunu öğrenmiştir.

Şafiîlerin usûlüne mütekellimlerin usûlü de denilmiştir. Çünkü bunların usûle dair çalışmaları tamamen teoriktir. Mezhep gayreti onların metodunu etkilememiştir. Meselâ; Şafiî, sükûtî icmaı kabul etmez. el-Âmidî (ö. 631/1233) ise Şafiî mezhebinden olduğu halde "el-İhkâm" adlı eserinde sükûtî icmaı tercih eder (el-Âmidı, el-İhkâmî Usûli'l-Ahkâm, Kahire (t.y), I, 265). Bu usûl, kelâm ilminin metot ve konusundan istifade ettiği, felsefi ve mantıkî yönleri bulunduğu için "mütekellimlerin metodu" olarak nitelenmiştir. Meselâ; kelâm konusuna giren iyi ile kötünün akıl ile bilinip bilinemeyeceği, peygamberlerin peygamberlikten önce ismet sıfatına sahip (ma'sûm) olup olmadığı ve benzeri konular da tartışılmıştır.

Şafiî veya kelamcıların metodu ile yazılmış en eski ve en önemli eserlerin üç tanesi şunlardır. 1) Mu'tezile ekolünden Ebu'l-Hüseyn Muhammed b. Alî el-Basrî'nin (ö.463/1071) Kitâbü'l-Mu'temed'i,� 2) Şafiî ekolünden İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî'nin (ö.487/1085) "Kitâbü'l-Bürhân"ı, 3), İmam el-Gazzalî'nin (ö.505/1111) "el-Mustasfâ"sı.

Bu üç kitabı Fahruddin er-Râzî (ö. 606/1209) özetlemiş ve bazı ekler yaparak eserine "el-Mahsal " adını vermiştir. Seyfüddin el-Âmidi'nin (ö. 631/1233) "el-İhkâm" adlı eseri de aynı nitelikte birleştirici ve özet bir eserdir. Daha sonra el-Mahsûl'ü, Siracüddin el-Urmevî (ö.682/1283) "et-Tahsîl", Tâcüddîn el-Urmevî (ö. 656/1258) ise "el-Hâsıl " adlı kitaplarında özetlediler. Sihâbuddîn el-Karafi (ö.684/1285) bu iki kitaptan önemli gördüğü bazı temel bilgi ve kuralları alarak bunları "et-Tenkihât" adını verdiği küçük bir eserde topladı. Abdullah b. Ömer el-Beyzâvî (ö.685/1286) de bunun bir benzerini yaptı.

el-Âmidî'nin el-İhkâm'ını ise İbn Hâcib (ö. 846/1442) "Müntehâ 's-Sül ve'l-Emel" adlı kitabında, bunu da "Muhtasaru'l-Müntehâ" isimli eserinde özetledi. Daha sonra bu özet eserleri bunlara yazılan şerhler izledi.

Şafiî Fıkhının Dayandığı Kaynaklar

İmam Şafiî ictihadlarını dayandırdığı delilleri "el-Ümm"de şöyle belirlemiştir: "İlim çeşitli derecelere ayrılır. Birincisi, Kitap ve sabit olan Sünnettir. İkincisi, Kitap ve Sünnet'te hüküm bulunmayan meselelerde İcmâ'dır. Üçüncüsü bazı sahabîlerin sözleridir. Ancak bu sahabe sözleri arasında çelişki bulunmamalıdır. Dördüncüsü, ashab-ı kiram arasında ihtilaflı kalan sözlerdir. Beşincisi, Kıyas'tır. Bu da temelde Kitap ve Sünnet'e dayanır. İşte ilim bu derecelerden en üst olanından elde edilir" (eş-Şafiî, elÜmm, Kahire 1321-1325, VII, 246).

Buna göre, Şafiî ekolü Kitap ve Sünneti İslâm hukukunun asıl kaynağı olarak kabul etmektedir. Çünkü diğer deliller de temelde bu iki delile dayanır ve bunlara aykırı olamaz. Şafiî, Kitap ve sabit olan Sünneti aynı sırada delil kabul eder. Çünkü Sünnet Kur'an'ın beyanını tamamlar, kısa anlatımlarını (mücmel) genişletir ve bazı kimselerin kavrayamayacağı inceliklerini açıklar. Buna göre, Sünnetin açıklayıcı durumunda olabilmesi için ilim bakımından açıkladığı şeyin derecesinde olması gerekir. Birçok sahabîler de hadise bu gözle bakıyordu.

Ancak bu durum, İmam Şafiî'nin Sünneti her yönden Kur'an'a denk saydığı anlamına gelmez. Çünkü her şeyden önce Kur'an Allah kelâmı, Sünnet Hz. Peygamber'in söz, fiil ve takrirleridir. Kur'an ibadet amacıyla okunur, Sünnet bu maksatla okunmaz. Kur'an tevatür yoluyla sabittir. Sünnetin önemli bir bölümü tevatüre dayanmaz. İmam Şafiî'ye göre Sünnet Kur'an'ın dalı mesabesindedir. Bu yüzden gücünü Kur'an'dan alır, onu destekler ve tamamlar. Bu bakımdan açıklayanla açıklanan birbirine denk olmalıdır. Ancak bunun için, Sünnet sağlam olmalıdır. Bu yüzden, Ahâd ve Mürsel hadisler, birinciler kadar kuvvetli değildir. Diğer yandan Şafiî, inanç esaslarını belirlemede Sünnetin Kur'an derecesinde olmadığını açıkça ifade etmiştir (M. Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhı Mezhepler Tarihi, Terc. Abdülkadir Şener, İstanbul 1978, s. 336, 337)

Şafiîlerin Âhâd Hadisi Delil Alması

Bir, iki veya daha fazla sahabî tarafından rivayet edilen ve meşhur hadisin şartlarını taşımayan haberlere "âhâd hadis" denir. Hanefiler, senedinde kopukluk olmayan hadisleri mütevatir, meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayırırlar. Diğer çoğunluk müctehidlere göre ise, Sünnet, mütevatir ve âhâd olmak üzere ikidir. Meşhur sünnet ise başlı başına bir çeşit olmayıp âhâd sünnet kabilindendir. Çünkü meşhur sünnette ilk tabaka ravileri tevatür sayısına ulaşmamaktadır. Çoğunluğa göre âhâd sünnet; garîb, azîz ve müstefîz olmak üzere üçe ayrılır. Garîb; her üç tabakada veya herhangi bir tabakada râvî sayısı tek olan hadistir. Azîz hadis; her üç tabakada sadece iki râvî tarafından rivayet edilen veya diğer tabaka yahut tabakalarda ikiden çok olsa bile tabakalardan birinde râvî sayısı iki olan hadistir. Müstefîz hadis ise; her üç tabakada üç veya daha çok kişi tarafından rivayet edilen hadistir.

İmam Şafiî âhâd haberi delil olarak alırken sadece senedin sahih ve kesintisiz olmasını yeterli görür. O, Hanefiler gibi âhâd hadis ravisinin fakih olması, rivayet ettiği hadisle amel etmesi ve genel kurallara uygun düşmesi, İmam Mâlik'in ileri sürdüğü Medinelilerin ameline uygun düşmesi gibi şartları öngörmez.

İmam Şafiî hadisi savunurken âhâd haberlerin de delil alınması gerektiğini şu delillerle ortaya koymuştur:

1. Hz. Peygamber, İslâm'a davet için tevatür sayısında olmayan tek tek elçiler göndermiştir. Bu elçilere, sayılarının yetersiz olduğunu ileri sürerek karşı çıkan olmamıştır.

2. Mal, can ve kanla ilgili davalarda iki kişinin şahitliği ile karar verilmektedir (bk. el-Bakara,2/282). Halbuki iki kişi tevatür sayısında değildir.

3. Hz. Peygamber, kendisinden hadis işitenlere, bir kişi bile olsa bunu başkasına rivayet etme izni vermiş, hatta buna özendirmiştir. Hadiste şöyle buyurulur: "Allah Teâlâ benden bir söz işitip bunu başkalarına tebliğ edeni nurlandırsın" (Tirmizi, İlim, 7; Ebû Dâvûd, İlim, 10; İbn Mâce, Mukaddime, 18; Menâsik, 46; Ahmed b. Hanbel, I, 437,V,183). Diğer yandan Vedâ haccı sırasında irad edilen hutbede de; hazır bulunanların, bulunmayanlara tebliğ etmesi, kendisine tebliğ ulaşanların, hükümleri ulaştıranlardan daha iyi kavramalarının mümkün olduğu belirtilmiştir (Buhârî, Alim, 9, 10, 37; Hacc, 132, Sayd, 8; Edâhî, 5; Megâzî, 51; Fiten, 8; Tevhid, 24; Müslim, Hacc, 446; Kasâme, 29,30; Ebû Dâvud, Tatavvu', 10; Tirmizî, Hacc, 1; Nesâî, Hacc, 111).

4. Sahabîler Hz. Peygamber'in hadislerini, birbirinden tek tek rivayet etmişler, birçok kimse tarafından rivayeti şart koşmamışlardır (Ebû Zehra, a.g.e., 339, 340).

İmam Şafiî'nin Mürsel Hadisi Delil Alışı

Senedinde kopukluk olan hadise "Mürsel Hadis" denir. Tabiînden olan birisinin sahabeyi; tebe-i tabiînden olan bir ravinin de tabiîn veya sahabeyi atlayarak doğrudan Hz. Peygamber'den işitmiş gibi hadis nakletmeleri halinde bu çeşit hadis söz konusu olur. Ebû Hanife ve İmam Mâlik, bu çeşit hadisleri, rivayet eden râvi güvenilir olursa, başka bir şart öne sürmeksizin kabul ederler.

İmam Şafiî ise mürsel hadisi, bunu rivayet eden tâbiî Medineli Saîd b. el-Müseyyeb ve Iraklı Hasan el-Basrî gibi meşhur ve bir çok sahabî ile görüşen bir tabiî ise kabul eder. Ayrıca hadisin şu nitelikleri taşımasını da şart koşar:

1. Mürsel hadisi, senedi tam ve aynı anlamda başka bir hadis desteklemelidir.

2. Mürseli, ilim adamlarının kabul ettiği başka bir mürsel hadis desteklemelidir.

3.Mürsel hadis, bazı sahabe sözüne uygun düşmelidir.

4. İlim ehli, mürsel hadisi kabul edip çoğu onunla fetva vermiş olmalıdır.

Ancak mürsel hadisle, senedi tam olan hadis çakışırsa, bu sonuncusu tercih edilir (M. Ebû Zehra, Usûlü'lFıkh, Dâru'l-Fikri'l-Arabî tab' 1377/1958, ts., 111,112).

Uygulamadan örnek: Hz. Âişe (ö. 58/677)'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hafsa'ya bir yiyecek hediye edildi. O sırada ikimiz de oruçlu idik. Bu yiyecekle orucumuzu bozduk. Sonra Rasûlüllah (s.a.s) yanımıza girdi. Ona durumu anlattık. Allah'ın Rasûlü şöyle buyurdu: "Zararı yok, onun yerine başka bir gün oruç tutun". Bu hadis mürseldir. Çünkü ez-Zuhrî (ö. 124/741) bunu Hz. Âişe'den rivayet etmiş, halbuki onu bizzat Hz. Âişe'den duymamış, Urve b. ez-Zübeyr'den duymuştur (eş-,Sevkânî, Neylü'l-Evtâr, IV, 319). İmam Şafiî bu yüzden mürsel olan bu hadisle amel etmez ve nâfile oruç tutan kimsenin, orucu bozması hâlinde, başka bir günde kaza etmesi gerekmediğini söyler.

Diğer yandan yine ez-Zührî'nin rivayet ettiği; "Rehin bırakan kişi borcunu ödemeyince, rehnedilen şey rehin bırakanın mülkü olmaktan çıkmaz. Rehnedilen şeyin menfaat ve hasan rehnedene aittir" (İbn Mâce, Rûhûn, 3; Zeylaî, Nasbu'r-Râye, IV, 319-321) hadisini ise, ravisi Said b. el-Müseyyeb meşhur olduğu için kabul eder. Buna göre, rehin, rehin alanın yanında bir emanet hükmündedir. Onun korunması konusunda kendisinin bir kasıt veya kusuru olmadan rehnedilen şey hasara uğrarsa rehin bırakanın borcunda bir eksilme olmaz (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, Terc. İbrahim Kâfi Dönmez, Ankara 1990, 80,81).

Şafiî'nin Sükûtî İcma'ı Delil Almayışı

İcma sarih ve sükûtî diye ikiye ayrılır. Birincinin delil oluşunda bir görüş ayrılığı yoktur. Sükûtî icma'; şer'i bir meselede bir veya birkaç müctehidin görüş belirttikten sonra, bu görüşe muttali olan o devirdeki diğer müctehidlerin açık şekilde bir katılma veya karşı çıkmada bulunmaksızın susmalarıdır. Mâlikîlere ve son görüşünde İmam Şafiî'ye göre sükûtî icmâ delil sayılmaz. Çünkü müctehidlerin bir konuda susması, onların açıklanan görüşe katıldıklarını gösterebileceği gibi, başka bir nedene de dayanabilir. Henüz o mesele ile ilgili ictihadî bir kanaate varmamış olması, görüşünü açıklayan müctehidden çekinmesi veya görüşünü açıkladığı taktirde bir zarara maruz kalma korkusunun bulunması susma nedenleri arasında olabilir. Kısaca, ittifak gerçekleşmedikçe icma'ın varlığından söz edilemez. Şâfiîlerden sükûti icma'ı kabul eden el-Âmîdi de buna "zanni delil" deyimini kullanır (M. Ebû Zehra, eş-Şafiî, Terc. Osman Keskioğlu, Ankara 1969, s. 252 vd.).

Şafiî Ekolünün İstihsana Karşı Çıkması

İstihsan; müctehidin bir meselede, kendi kanaatince o meselenin benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren nass, icmâ, zarûret, gizli kıyas, örf veya maslahat gibi bir delile dayanarak o hükmü bırakıp başka bir hüküm vermesidir.

İmam Şâfiî istihsana karşı çıkmış ve bu konuda "İbtalu'l-İstiksan" adlı bir risale yazmıştır. Bu eserde şöyle der: "Allah'ın, Rasûlünün ve Müslümanlar topluluğunun hükmü olarak bütün bu zikrettiklerim gösteriyor ki, hâkim veya müftî olmak isteyen kimsenin ancak bağlayıcı bir delille hüküm ve fetva vermesi caiz olur. Bu da Kitap, Sünnet veya ilim sahiplerinin ihtilafsız olarak söyledikleri bir görüş yahut bunlardan bazısına kıyas yapma yolu ile olur. İstihsan ile fetva verilmez. İstihsan bağlayıcı olmaz, o bu anlamlardan birisini de taşımaz". Şâfiî'nin "Cimâu'l-İlm" "er Risâle" veya el-Ümm" kitabında da bu sözlerin benzerlerini bulmak mümkündür.

Hanefîler istihsanı geniş ölçüde kullanmış, Mâlikîler de bu konuda onları izlemiştir.

İmam Şâfiî ise "İstihsan yapan kendi başına din koymuş olur" diyerek şu delillere dayanmak suretiyle istihsana karşı çıkmıştır:

1. Şer'î hükümler ya doğrudan nass'a (âyet-hadis) veya kıyas yoluyla nass'a dayanır. İstihsan bunlardan birisine dahilse ayrı bir terime ihtiyaç olmaz. Aksi halde Cenab-ı Hakkın bazı konularda boşluk bıraktığı sonucu çıkar ki bu, "İnsan başıboş bırakıldığını mı sanır?� (el-Kıyâme, 75/36) âyeti ile çelişir.

2. Kur'an'da Allah ve Rasûlüne itaat emredilmekte, nefsî isteklere uyulması yasaklanmakta ve anlaşmazlık çıktığı takdirde yine Kitap ve Sünnete başvurulması istenmektedir (en-Nisâ, 4/59)

3. Hz. Peygamber istihsan ile fetva vermez, hevasından konuşmazdı. Nitekim eşine; "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyen kimsenin sorusuna fetva vermemiş, "Zıhâr" âyeti (el-Mücâdele, 58/1-4) gelinceye kadar beklemiştir.

4. Hz. Peygamber, kendi kanaatlerine göre, bir ağaca sığınan bir müşriki öldüren sahabîleri, yine öldürülme korkusuyla "Lâ ilâhe illallah" diyen şahsı öldüren Usâme (r.a)'ın bu davranışını uygun görmemiştir.

5. İstihsanın bir kuralı, hak ile bâtılı karşılaştıracak bir ölçüsü yoktur. Serbest bırakılırsa, aynı konuda farklı bir çok fetvalar ortaya çıkar.

6. Sadece akla dayanan bir istihsan anlayışı ortaya çıkarsa, Kitap ve Sünnet bilgisi olmayanların da bu metodu kullanmaları caiz olurdu (eş-Şâfiî, el-Ümm, VI, 303, VII, 271 vd.; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, 271 vd.).

Ancak burada İmam Şâfii'nin reddettiği istihsanı şer'î bir delile dayanmaksızın, şahsî arzuya ve sübjektif düşüncelere göre hüküm vermek olarak değerlendirmek gerekir. Şüphesiz böyle bir istihsan Hanefilerin de kabul etmediği bir şekildir. Nitekim Hanefîlerde bir konuda istihsan yapabilmek için o meselenin şer'î bir mesele olması yanında şu altı delilden birisine dayanması şarttır:

1. Nass'a dayalı istihsan. Meselâ mevcut olmayan bir şeyin satışı yasaklandığı halde (Ebû Davud, Büyü', 70), para peşin mal veresiye bir akit olan seleme izin verilmiştir (Ebû Dâvud, Büyü', 57). İşte burada ikinci hadise dayanarak kıyas terkedilmekte ve istihsan yoluna gidilmektedir.

2. İcma'ya dayalı istihsan. Meselâ sanatkâra mal sipariş vermek anlamına gelen istisnâ akdi icmâa dayanır. Çünkü asırlar boyunca buna karşı çıkan bilgin olmamıştır.

3. Zaruret veya ihtiyaca dayalı istihsan. Pislenen kuyunun, bir kısım suyun çıkarılması ile temizlenmiş sayılması gibi (İbnü'l-Hümâm, Fethu'lKadîr, I, 67 vd.; İbn Âbidîn, Reddü'lMuhtâr, I, 147 vd).

4. Gizli kıyasa dayalı istihsan. Meselâ; yerleşik kurala göre; özel kayıt konulmadıkça arazinin satımı ile irtifak hakları kendiliğinden alıcıya geçmez. Bu konuda vakfın satıma kıyası açık veya celî kıyas, kiraya kıyası ise gizli kıyastır. Vakıf istihsan yoluyla kiraya kıyas edilerek, irtifak (su içme, su alma, geçit gibi) haklarının vakıf kapsamına girmesi esası benimsenmiştir (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlü'l-Fıkh, 168).

5. Örfe dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre vakfın ebedî olması gerekir. Bu da vakfın sadece gayri menkullerde olabileceği anlamına gelir. Halbuki İmam Muhammed eş-Şeybânî kitap ve benzeri vakfedilmesi örf haline gelen şeylerin kıyasa aykırı olmakla birlikte vakfa konu olabileceğine hükmetmiştir. Bu esastan hareket edilerek nakit para vakıflarına da fetva verilmiştir.

6. Maslahata dayalı istihsan. Yerleşik kurala göre ziraat ortakçılığı, kira akdine kıyasla taraflardan birisinin ölümü ile sona erer. Ancak ürün henüz yetişmemiş bir durumda iken toprak sahibi ölse, emek sahibinin menfaatini korumak için istihsan yapılarak akit ürün alınıncaya kadar uzamış sayılır (Zekiyüddin Şa'ban, a.g.e., 171).

Sonuç olarak Hanefî ve Şâfiîlerin istihsan anlayışı dikkatlice incelendiğinde arada önemli bir ayrılığın bulunmadığı görülür. Çünkü Hanefîlerin istihsan yaptığı meselelerin temelinde daima yukarıda belirtilen delillerden birisi bulunur. Nitekim el-Âmidî'nin belirttiğine göre, İmam Şâfiî de bazı meselelerde istihsan terimini de kullanarak bu metoda başvurmuştur. Şâfiî'nin "Mut'anın otuz dirhem olmasını uygun buluyorum", "Şüf'a hakkı sahibinin bu hakkını üç gün içinde kullanmasını uygun görüyorum" sözleri buna örnek verilebilir (el-Âmidî, el-İhkâm, III, 138).

Şâfiî'nin Sahabe Sözünü Delil Alışı

Şâfiî ûsul bilginlerinden bazıları, onun eski mezhebine göre sahabe kavlini delil aldığını, yeni mezhebinde bu görüşten vazgeçtiğini söylemişlerdir. Ancak yeni mezhebi rivayet eden Rabî b. Süleyman el-Murâdî'nin naklettiği başka bir eser olan "er-Risâle" de Şâfiî'nin sahabe sözlerini delil olarak aldığı görülür (er-Risâle, Halebî baskısı ve Ahmet M. ,Sakir nesri, Kahire 1940, s. 597). Yine Şâfiî, yeni mezhebini kapsayan el-Ümm adlı eserinde şöyle der: "Kitap ve Sünneti bilenler için özür söz konusu olmayıp, gereğine uymak şarttır. Kitap ve Sünnet'te hüküm yoksa sahabenin veya onlardan birinin sözlerine başvururuz. Eğer ihtilaflı meselede Kitap ve Sünnete daha yakın olan söze bir delâlet bulamazsak Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r. anhüm)'ın sözüne uymamız daha iyi olur. Eğer bir sözün Kitap ve Sünnete daha yakın olduğuna dair bir delil bulunursa, o söze uyarız" (Şâfiî, el-Ümm, VII, 246).

Şeriat İlminin Kısımları

İmam Şâfiî'ye göre şeriat ilmi ikiye ayrılır.

1. Hükümlere kesin olarak delâlet eden nasslarla sâbit olan kesin ilim.

2. Galip zanna dayanan zannî ilim. İşte âhâd haberler ve kıyas bu kısma girer. Müctehid nasslardan kesin hüküm çıkaramazsa, galip zanla elde edilen ilimlerle yetinir.

Şâfiî Mısır'da yazdığı kitaplarla Bağdad'ta yazdığı kitapları neshetmiş ve o; "Bağdad'ta yazdığım kitapları benden kimsenin rivayet etmesine cevaz vermiyorum" demiştir. Şâfiî'nin eski kitaplarında, yeni kitaplarında olduğu gibi bir konu üzerinde çeşitli görüşler yer alır. Bazan iki veya üç çeşit kıyas yapılır, fakat tercih okuyucuya bırakılır. Buna, zekât verilmeden satılan tarım ürünlerini örnek verebiliriz. Bir kimse zekâtını vermeden meyve veya tahılını satsa, sonra alıcı bunların zekâtının verilmediğini anlasa, şu durumlar söz konusu olur:

a. Alıcı, malın tamamı için mi, yoksa zekât olarak verilmeyen miktarı için mi satım aktini feshetme hakkına sahiptir?

b. Zekât miktarı arazi yağmurla sulanmışsa onda bir, âletle sulanmışsa yirmide birdir. Alıcı burada seçimlik hakka sahip midir?

c. Zekât düşüldükten sonra kalan kısmı paranın tümü ile mi alır, yoksa satışı fesih mi eder? Şâfiî bütün bu görüşlerin doğru olabileceğini belirtir.

Şâfiî mezhebinde görüşlerin çok oluşunun bu mezhebin gelişmesine yardımcı olduğu söylenebilir. Çünkü bu mezhebte tercih kapısı sürekli olarak açık bırakılmıştır (Ebû Zehra, İslâm'daFıkhî Mezhepler Tarihi, 354, 355).

Şâfiî Mezhebinin Yayılması

Şâfiî mezhebi özellikle Mısır'da yayılmıştır. Çünkü mezhebin imamı hayatının son dönemini orada geçirmiştir. Bu mezhep, Irak'ta da yayılmıştır. Çünkü Şâfiî fikirlerini yaymaya önce orada başlamıştır. Irak yoluyla Horasan ve Mâveraü'n-Nehir'de de yayılma imkânı bulmuş ve bu ülkelerde fetvâ ile tedrisatı Hanefî mezhebi ile paylaşmıştır. Bununla birlikte bu ülkelerde Hanefî mezhebi, Abbasi yönetiminin resmi mezhebi olması nedeniyle hâkim durumda idi. Mısır'da yönetim Eyyübîlerin eline geçince Şâfiî mezhebi daha da güçlenmiş, hem halk, hem de devlet üzerinde en büyük otoriteye sahip olmuştur. Ancak Kölemenler devrinde Sultan Zâhir Baybars, kadıların dört mezhebe göre atanması gerektiği görüşünü öne sürmüş ve bu görüş uygulanmıştır. Ancak bu dönemde de Şâfiî mezhebi o yörede diğer mezheplerden üstün bir mevkiye sahiptir. Meselâ; taşra şehirlerine kadı atama yetkisi ile yetim ve vakıf mallarını kontrol hakkı yalnız Şâfiî mezhebine ait idi.

Osmanlılar Mısır'ı ele geçirince Hanefi Mezhebi üstünlük kazandı. Daha sonra Mehmet Ali Paşa Mısır'a hâkim olunca, Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerle resmi olarak amel etmeyi ilga etmiştir.

Şâfiî mezhebi İran'a da girmiştir. Günümüzde Şiî ekolü ile yanyana bulunmaktadır.

Günümüzde Anadolu'nun doğu kesiminde, Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Filistin, Seylan ve Malaya müslümanları arasında Şafiî mezhebine mensup olanlar bir hayli fazladır. Endonezya adalarında ise hâkim olan tek mezhep Şâfiî mezhebidir (Ebû Zehra, a.g.e, 358 vd.).

Hamdi DÖNDÜREN

9 Temmuz 2009 Perşembe

cennet nimetleri

Ana Ekran > Hadis > Hadis-i Şerifler > CENNET, CENNET NİMETLERİ VE CENNETLİKLERİN SIFATI
"CENNETTE BİR AĞAÇ VARDIR; SÜVARİ GÖLGESİNDE YÜZ YIL YÜRÜR DE ONU BİTİREMEZ"
ALLAH'IN RIZASININ CENNETLİKLERE HELAL KILINMASI VE ONLARA EBEDİYEN GAZAPLANILMAYACAĞI
CENNETLİKLERİN KÖŞK SAHİPLERİNİ, GÖKTEKİ YILDIZIN GÖRÜLMESİ GİBİ GÖRMELERİ
CENNETE İLK GİRECEK ZÜMRENİN, AYIN ON DÖRDÜNCÜ GECESİNDEKİ SURETİNDE GİRECEKLERİ, BUNLARIN ...
CENNET ÇADIRLARININ SIFATI VE MÜMİNLERİN ORADAKİ AİLELERİ
"CENNETE KALPLERİ KUŞ KALBİ GİBİ OLAN BİR TAKIM KAVİMLER GİRECEKTİR..."
CEHENNEM ATEŞİNİN HARARETİNİN ŞİDDETİ, DİBİNİN DERİNLİĞİ VE AZAP GÖRENLERİN NE KADAR ALA ...
CEHENNEM ZALİMLERİN, CENNET İSE ZAYIFLARIN GİRECEĞİ YERDİR
DÜNYANIN FANİLİĞİ VE KIYAMET GÜNÜNDE HAŞİR
KIYAMET GÜNÜNÜN SIFATI ALLAH KIYAMETİN DEHŞETLERİNE KARŞI BİZE YARDIM EYLESİN!
ÖLÜYE CENNET VEYA CEHENNEMDE OTURACAĞI YERİN GÖSTERİLMESİ, KABİR AZABININ İSPATI VE ONDAN ...
HESABIN İSPATI
ÖLÜM SIRASINDA YÜCE ALLAH'A HÜSNÜ ZANDA BULUNMAYI EMİR

Timurtaş hoca, Timurtaş uçar hoca efendi,laik dü,zen,kominist gençler,timur taş hoca mp3,timr taş hoca video izle,yeni sohbetler,deccal,şeytan ,cin,peri,hurafe,yecüc-mecüc,kimdir,yaratılış gayesi,insandaki deha